Eylül Hazanla Geldi…

Hangi hoca demişti şimdi unuttum ama güzel bir sözdü: “ İnsan geçmişiyle derdi olan bir varlıktır.”
Balkonda oturmuş denize(koya) bakarken bunu düşünüyorum. Ne çok derdimiz var…
Bozulan kurumlar, işlemeyen adalet, arkadaşlar, çocuklar, geleceği, bozulan iklim…
Daha buna ekleyin bir sürü şeyi…
Sonra dedim ki bunları şimdilik benim düzelteceğim zor, o zaman…
O zaman, şöyle bir nefes al, arkana yaslan ve uzaklara bak, dedim.
Ve öyle yaptım.
Bakarken işte bunları gördüm.
Yaklaşık elli metrede rüzgarla dalgalanan denizin maviliği, o maviliği kırmızı ve beyaz yapraklarıyla tamamlayan zakkum ağaçları, daha yakında bahçede uzayıp giden yaz yorgunluğunu yaşayan güller…
Bir ressamın elinden çıkmış tablo içindeyim sanki…
Ha bir de bahçenin bitip, denizin başladığı tam ara yerde bayrağımız dalgalanıyor.
Hani Dino Buzatti’ nin Tatar Çölü romanındaki Bastiani Kalesi’ nin burçlarındaki hiç inmeyen bayrak var ya, bizimkisi de öyle…
Bayram, seyran demeden denizin dalgalarıyla yarış edercesine süzülüp duruyor.
Biz memnunuz sonuçta, kendimizi güvende hissediyoruz.
Bir de kıyıda sanki denizi bekleyen ve gece gündüz hep orada olan oturma bankları var, üç kişinin yan yana oturacağı beş adet bank…
Yıllardır sayı hep aynı…
Onları görmezlikten gelsem haksızlık olur!
Yaz kış hep oradalar çünkü…
Hele yaz akşamları.
Boş bulamazsınız, denizden esen imbat önce o banklarda oturanlara serinliği taşır.
Kışın ise kalabalıkların yerini yalnızlık alır, terk edilmiş bir sevgili gibi öyle kaderleriyle baş başa kıyıyı beklemeye devam eder, bu banklar…
Bu yüzden olsa gerek, benim çektiğim fotoğrafların ana karakteri banklardır, bir insan, bir vazgeçilmez nesne gibi…
Bankta oturan bire ya da iki kişi, karşı kıyıya kadar giden denizin uçsuz maviliği, oturanların yanı başında onlara gölgelik eden zakkum ağaçları…
Kareyi zenginleştirin; havada bir bulut kümesi, denizde o sıra varsa bir martı, kendi halinde duran boş tekneler…
Bunları bir araya getirin; basın deklanşöre, sizi temin ederim ki iyi bir kare çıkar, bir de açı, ışık ve diğer ayarlar tamamsa.
Gördünüz mü? İyi bir fotoğrafı…
Fotoğraf zaten öyle tarif edilmez mi, “bir anın tespiti ve ölümsüz kılınmasıdır”, diye…
Çekeceğiniz karenin anlam anahtarları burada galiba, nasıl baktığınız ve ne gördüğünüz önemli. Başka biri de objektifini başka şeylere çevirebilirdi, herhalde!
Dilimize pelesenk olmuştur ya, bakmak ayrı, görmek ayrı diye!
Mesela, gazeteci, yazar ve fotoğraf ustası Fikret Otyam gibi görebilir miyiz, ya da bakabilir miyiz?
Acaba tarif ettiğim kareyi merhum Otyam Usta çekseydi, kim bilir daha o fotoğrafta neler olabilirdi?
Ya da Ara Güler usta çekseydi?
Bakın, bir başka yazar Tarık Dursun, “bakma” ve “görme” işini nasıl anlatmış?
Anlattığı kişi Fikret Otyam’ dır.
“…onun kadar iyi bir röportajcı olamadım. (…) Gittiği yerlere ikinci bin kez gittim, onun gözüyle göremedim. Oysa taşlar da, topraklar da, akarsular da, (…) onun benden önce gelip gördüğü, kaleme, kağıda sonra fotoğrafa döktüğü gibi olup oldukları yerde duruyorlardı.
(…)
Ondan sonra o “diyar”lara ben gittim, başka röpartajcılar gitti. (…) Aradaki fark
(…) Otyam görmüştü, ondan sonrakiler yalnız bakmışlardı, o kadar.” (Ben Unutmadan, Bilgi Yayınevi, 1994. Shf. 209)
Gördünüz mü, iki Usta nasıl bakmış ve nasıl görmüş?
Sitenin beş adet oturma bankı bizi nerelere kadar getirdi.
***
Biz gene sitemize, küçük koyumuza, zakkum ağaçları ile mahzunlaşmaya başlamış güllerimize dönelim…
Şimdi sonbaharını yaşıyoruz burada…
Ama biz buralarda yeşilin her tonuyla nasıl bir bahar yaşandığını da çok gördük.
Yeşil üstünüze üstünüze gelir, ağaçlar, otlar, fışkıran çimenler, yol kenarlarındaki makilikler….
Geçen gün Yenigün Gazetesi’ nin ikinci sayfasında Altay Ömer Erdoğan’ nın seçtiği bir , Veli öyküsünde, (evet evet yanlış söylemiyorum!) Üstad İstanbul’ un baharını, “…vücudu elbisesine sığmayan karşı balkondaki kadın,” olarak betimliyor, bu kışkırtıcı benzetmeyi çekinmeden yapıyordu.
Ne güzel değil mi?
Buraların baharları da o anlatılan gibidir.
Kabına sığmaz, Martta, Mayısta her yandan yeşilin yüzlerce tonu fışkırmaya başlar.
Ama şimdi!
Ortalık sarardı, zeytinler toplanmayı bekliyor, incirler Eylülün ortasında bitti, kocaman narlar kırmızı- sarı renkleriyle sırada bu aralar….
Eşim soruyordu, nar likörü yapayım mı diye!
Bu arada mandalinalar üç beş güne yenir, sonra limonlar…
Eh yağmurlar başlar, otlar şöyle bir kendini gösterirse sormayın gitsin!
Turp otları, sirgen, arapsaçı toplanır.
Kavurması, böreği, salatası, yumurtalısı…
Ne şenlik ama…
Benim bilgim bu kadar ama bir Egeli ot sayısını en az ona çıkarabilir.
***
Biz gene gelelim Ekim banklarımızın olduğu sitemize…
Çoğu yazlıkçı şehre döndü, yaz çoktan yerini güze bıraktı bile…
Kalanlar ise komşulukların tadını çıkarmanın peşindeler; çay davetleri, ikramlar, hatta içki sofraları birden çoğaldı gibi…
Sayı azalınca mı, yoksa başka sebepleri bilemem, ama durum böyle!
Daha bu gün Kandil nedeniyle komşunun gönderdiği kıymalı börek bu kalemden olsa gerek…
Yaz sıcağı olacağı aklıma gelmezdi!
Eşime, bu börekleri bizim Erzurum’ da göğermiş peynirle çok güzel yaparlardı, dedim. Az küflenmiş peynirle…
Yüzüme baktı, bulduğunla yetin der gibi, sustum.
Ama Erzurum kısmında geriye adım atmadım, tarifi inatla söyledim:
Köyün fırını haftada bir yakılır, her ev ekmeğini pişirdikten sonra sıcak fırında sıra börek, çörek, kete, patates ve kabaklara gelirdi.
Biz çocuklar fırının o son faslını beklerdik…
Çünkü yaratıcı gurmelik o kısımdaydı.
Az küflenmiş peynir ve yumurta ile yapılan harika etli ekmek, kete, katmer…
Peynirin o leziz kokusu köyün bütün sokaklarını kaplardı nerdeyse.
Sonra annelerle biz çocuklar arasında savaş başlardı, fazladan bir tane daha kapma savaşı…
Hey gidi günler….
Eşime bunları anlatınca “ Sen şimdi Mozeralla peyniri de istersin!” demez mi?
Oysa bizim Erzurum’ un küflendirilmiş peynirinin Mozeralla’ dan aşağı kalır yanı var mıdır, doğrusu bilmiyorum?
Şimdi b u tarihte burada aynı tadı ve aynı kokuyu arıyoruz!
Ne hayal değil mi?
Aynı suda iki kez yıkanılmayacağını daha anlamadık galiba…
Gene de pide hamuruna bizim oraların az küflenmiş peyniri yumurtayla birlikte konsa ve tandırda ya da fırında pişse olur mu?
Sonra düşündüm ki, peyniri bulduk diyelim, o küflü peynir nerde, hadi onu da bulduk diyelim, bizim çocukluğumuz ne olacak!
Annemizin bu dünyadan göçü, o olmadan o etli ekmek acaba aynı lezzeti verir mi?
Hiç sanmıyorum!
Hey gidi günler hey!
Peynir demişken bir ara Engin Önen hocadan Çeşme- Germiyan’ nda üretilen Kopanisti peyniri ile ilgili epeyi yazıyı da okuduğumu not olarak belirteyim. Hatta bir kez tatmış bizim oralarınkine benzetmiştim.
Şimdi demem o ki, madem bizim Erzurum’ un peyniri yok o halde kopanisti peyniri ile yapılacak bir pidenin tadı herhalde hiç de fena olmazdı?
Eylül- ekim aylarında İzmir’ in Urla’ sının Özbek Köyü civarları bana böyle göründü…
Bilmem başkaları nasıl görür.
Başta ne demiştik, görmek ve bakmak ayrı şeylerdir….

Salim Çetin
Latest posts by Salim Çetin (see all)

Yazar Hakkında: Salim Çetin

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir